RSS

12 Mayıs 2015

Meşveret (İstişare) Adabı




Meşveret, müdavele-i efkâr suretinde nizasız mübahese etmektir. Yani, yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır. Şûra ve İstişare kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.
 
Meşveret bir emri ilahi ve bir hükm-ü Kur’andır. Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i islamiyyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şeriyyedir.
Meşverete uygun hareket etmekle bir Müslüman, hususan Nur Talebesi manevi mes’uliyetten kurtulabilir.
 
Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve mevcut şartlar içinde yapılması gerekeni in isabetli şekilde belirleme imkânı verir. Meşveret edilenlere değer verildiğini gösterir. Onların kalblerini hoşnut eder, işin beraberce yürütülmesini sağlar.
 
Keza meşvereti kabul edip tabi olmak manevi bir mertebe iktisabıdır. Böyle bir nimetten mahrum kalınmamalıdır.       
Bediüzzaman Hazretleri, Cenab-ı Hakk'ın, insanın kalbini Kendisi için bir ayna ve bir taht yaptığını, buraya hiçbir şeyin sokulmaması gerektiğini; fakat dört şeyin (acelecilik, hırs, aşk-ı mecazî ve siyaset) kalbi delip içine girdiğini, bu yüzden Cenab-ı Hakk'ın darılıp aksiyle tokat vurduğunu beyan ediyor.
 
Evet Acelecilik doğrudan kalbi parçalayıp içeri girer. Artık o kimsenin gözü hiç kimseyi görmez ve hiç kimseyle istişare etmez. Hemen kararını verir ve çok yanlış yapar. Onun için düşüne taşına, sonra araştırıp soruştura ve meşveret ede ede karar verenler isabet ettikleri için
 
Efendimiz (sas), "Teennî ile hareket etmek ve aceleye kapılmamak Allah'tandır." buyurmuştur. Kalbe bağlı bütün sistemler şeytanın kontrolüne girdiği için aceleciler hakkında da "Acele etmek şeytandandır." buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de istişâre, iki âyette sarâhaten ele alınır; işareten şûrâya temas eden âyât-ı Kur'âniye ise pek çoktur.
 
Te’vilsiz, yorumsuz açıktan açığa şûrâ ile alâkalı bu iki âyetten biri, Âl-i İmrân sûre-i celîlesindeki:"Bu iş hususunda onlarla istişârede bulun!"(3/159) âyeti, diğeri de Şûrâ sûre-i mübînindeki:"Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir."(42/38) fermân-ı Sübhânîsidir.
 
Ayrıca, şûrâyla alâkalı beyânın içinde bulunması itibârıyla, bu sûreye "Şûrâ" isminin verilmesi de gayet mânidârdır!
 
Bu sûrede şûrâ, sahâbe-i kirâmın övgüye lâyık bir vasfı olarak ele alınıyor. Sanki "Her işleri meşveret üzere olan bu insanlar nasıl senâ edilmez ki" tarzında senakarane bir hatırlatma yapılıyor.
 
Evet, ashâbın senâ edilecek onca husûsiyetlerinin yanında burada, sadece "şûrâ" kelimesi seçilerek onunla senâ edilmeleri, meşveretin ehemmiyeti adına çok önemli bir ipucu sayılır.
İstişâreye, sünnet-i seniyyede küçümsenmeyecek ölçüde ehemmiyetle üzerinde durulduğuna, hatta tahşidât yapıldığına şâhit oluruz.
 
Allah Rasûlü, her meseleyi ashâbıyla istişâre ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, yapılması plânlanan işlere, herkesin rûhen ve fikren iştirâkini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. “İşleriniz aranızda istişare ile yürürse yerin üstü sizin için yerin altından hayırlıdır.” Nebevi Sözüyle, İstişarenin, beşerin hayatı içtimaiyesinde ne denli önemli bir yer tuttuğunu beyan etmişlerdir.
 
Uhud Harbini müteâkip: "Bu iş husûsunda onlarla istişâre et!" fermân-ı Sübhânisi nazil olunca, Allah Rasûlü'nün şöyle buyurduğu nakledilir: "Şüphesiz ne Allah'ın ne de Rasûlü'nün meşverete ihtiyâcı vardır. Ne var ki Allah onu, ümmete bir rahmet vesilesi kılmıştır. Kim istişârede bulunursa, o doğruya ulaşmaktan mahrum kalmaz, kim de onu terk ederse sapıklığa düşer?"
 
Resulullah (a.s.m) ve ashabın hayatında istişare mühim bir düstur olarak yer etmiştir. Bundan maksat ümmetin şanını yükseltmektir. Keza Hz. Peygamber(s.a.v) ile ashab arasındaki muhabbet ve irtibatın kemalini de ilan etmektir. Ayrıca meşveret, münafıkların da ümidini keser.
 
Peygamber efendimiz (s.a.v) meşveret hususunda şunları söylemiştir:
·      İstişare eden nadim (pişman) olmaz.
·      Bir Müslüman diğer bir Müslüman üzerindeki haklarından biri de ondan tavsiye(bir hususta fikir vermesini) talep ettiği zaman kendisine tavsiyede bulunmasıdır.
·      Kardeşiniz birinizden bir şey soracak olsa, ona mutlaka yol gösterin.
·      Kendi görüşünü beğenen dalalete düşer, kendi aklıyla istiğna eden kayar.
·      Allah (c.c) bana farzları yapmamı emrettiği gibi, istişare yoluyla insanları iyi idare etmemi dahi emretti.
·      Bir millet, istişare yaptığı müddetçe zillete düşmez.
·      Müşavere pişmanlığa karşı kal’a, kınanmaya karşı da emniyettir.
·      İşleriniz aranızda istişare ile yürürse, yerin üstü sizin için yerin altından hayırlıdır.
·      İstişare eden kimseler, işin iyisine ulaşırlar.
·      Resulullah (s.a.v), Hz.Ömer ile Hz.Ebubekire hitaben şöyle buyurmuşlardır: “Eğer siz bir fikirde ittifak etmiş olsanız, size asla muhalefet etmem.”
Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir.


 

âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor.
Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
 
Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki, o hürriy2et-i şer'iye, âdâb-ı şer'iye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır.
 
İmandan gelen hürriyet-i şer'iye iki esası emreder:

Yani, 

·       İman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek...
·       Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz.
·       Birbirinizi, Allah'tan başka kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah'ı tanımayan, herşeye, herkese nispetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder.
·       Evet, hürriyet-i şer'iye Cenab-ı Hakkın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.
Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet, hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmin.
Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya'nın, hususan İslâmiyetin hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?
Elcevap: Nurun Yirmi Birinci Lem'a-i İhlâsında izah edildiği gibi, haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor.
 
Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer'î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar. Bediüzzaman Said Nursi
Şûrânın, Allah rızası için ve Müslümanlar yararına yapılması, rüşvet, baskı ve tehditlerle istişare heyetinin düşünce çizgisinin saptırılmasına meydan verilmemesi önemli bir esastır.
 
Allah Resûlü(s.a.v), "Kendisiyle istişâre edilen insan bir güven insanıdır; kendisine bir husus danışılan kimse kendi hakkında karar veriyor olma ölçüsünde düşüncesini bildirmelidir" buyururlar.
Meşverette her zaman icmâ olmayabilir; herkesin görüşünün tek bir noktada toplanmadığı durumlarda, ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre amel edilir. Zira Sahib-i Şeriat'a göre ekseriyet icmâ hükmündedir.
 
Allah Rasûlü, "Allah eli (inâyeti) cemaat iledir.", "Ümmetim sapıklıkta birleşmez." "Allah'tan, ümmetimin sapıklıkta içtimâ etmemesini istedim, O da bu isteğimi kabul buyurdu" beyanlarıyla çoğunluğun icmâ kuvvetinde olduğunu ve "Sevâd-ı A'zam"a uyulması lâzım geldiğini ihtar eder ki, bu mevzuda hayat-ı seniyyelerinden pek çok misâl aktarmak mümkündür. Ezcümle, Bedir ve Uhud'un hem bidâyetindeki hem de nihâyetindeki meşveretler bu çizgide cereyan etmişlerdir.
İstişare Sonucuna Uymak Zorunludur. İster icmâ kararıyla, ister çoğunluğun görüşüne göre olsun, şûrâ, usûlüne göre cereyan etmişse, artık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek câiz değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez.
 
"Ben farklı ve isabetli bir görüşte bulunmuştum" veya "Ben muhalefet şerhi koymuştum" gibi sözlerle alınan karar aleyhinde rey izhar etmek düpedüz bozgunculuk ve günahtır.
 
Meşveretin Neticesinde, benimsenen fikrin tatbikatından çıkan netice ister başarılı, ister başarısız olsun, istişarede bulunanlarca müştereken paylaşılır. Netice başarısız olmuşsa, o fikri meşverette ileri sürenlere tenkit nazarıyla bakılmaz. Çünkü söz konusu mesele müzakere edilmiş, kabul görmüş ve umuma mal olmuştur.
 
Allah Resûlü(s.a.v), kendi içtihatlarına rağmen çoğunluğun görüşlerine uyarak Uhud'a çıkmış, sonra da evvel ve âhir, hatalı da olsa, ekseriyetin içtihatlarıyla alâkalı hiçbir beyanda bulunmamıştır.
 
Ayrıca meşveret kurallarına riayet edilerek alınan kararlar, dinen günah ve manevi mesuliyeti mucip değildir.
Şûrâ söz konusu olunca kimlerle meşveret edileceği veya kimlerle meşveret edilemeyeceği hususu üzerinde de durmak îcap eder.
 
Şûrâ, ehlü'-hall ve'-akd'e bırakıldığı gibi, onun değişik zaman ve değişik keyfiyetlere göre icrâ şekli de yine onlara havale edilmiştir. Şurayı teşkil eden heyetin, ilim, adalet, görüş ve tecrübe sahibi, hikmet ve ferâset erbâbı olmaları vasfı değişmez.
Müsteşar, yani kendisiyle istişare edilen zatta aranılacak vasıflar ile kendisiyle istişare edilmesi nehyedilen zatların vasıfları:
·                    Emin, mütefekkir, müstakim, te’sirata tabi olmayan, gadap göstermeyen, pek ciddi, halim, sabırlı ve hayırhah olmalıdır.
·                    Müsteşar akıl, tecrübe ve bilgi yönünden liyakatli olmalıdır.
Peygamber efendimiz(s.a.v) “Akil olandan sorunuz, ta ki doğruyu bulasınız” buyurmuştur.
Başka bir hadislerinde ise Efendimiz(s.a.v) şöyle buyurmuştur: “İşini bilen, akıllı kişiye danışıp sonra da ona uyandır.”
·                    Müsteşar Mutemed olmalı, Fikren gam ve kederlerden salim bulunmalıdır.
·                    Müsteşar dürüst ve güvenilir olmalıdır.
Efendimiz(s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Müsteşar dürüst olmalıdır. Bir kimseye bir şey danışılırsa, kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyi tavsiye etmelidir.”
Peygamber efendimiz (s.a.v) istişarede dürüstlükten ayrılanları şiddetle kınamıştır. Bu konuda,“Kişi ne zaman danışan kimseyi aldatmaya kalkarsa, Allah da onun fikirlerindeki isabetliliği kaldırır.” buyurmuşlardır.
·                    Müsteşar ile ona fikir danışan kişi arasında menfi hisler varsa ve müsteşar istişarede dürüst olamayacağını hissederse, sükût etmesi konuşmasından daha hayırlıdır.
·                    Yapılan en iyi istişare akıllı, tecrübeli ve sevilen-seven kimselerle yapılan istişaredir.
·                    İstişare esasında kendi şahsi kanatlarını benimsetmek için asla ısrara ve mücadeleci bir tavra yanaşmamalı; Akla kapı açıp, ihtiyarı elinden almamak gerekir. Zira Efendimiz(s.a.v) rey sahibinin kendi fikrini çok beğenmesini, fitne alametleri arasında saymıştır.
·                    Müslüman, Müttaki ve mütedeyyin olmayanlarla yapılacak istişarelere itimat edilmez.
·                    Âlimler, kendisini beğenen tecrübesiz gençlerle, aklına zaaf gelmiş yaşlılardan fikir almamayı tavsiye etmişlerdir.
·                    Şuurlu bir Aklın gereği olarak yedi sınıf kimselerle istişare edilmez; Cahillerle, Hased edenlerle, Düşmanlarla, Mürailerle, Korkaklarla, Cimrilerle, Hevasına tabi olanlarla.
Zira Cahil saptırır. Hasid nimetin zevalini arzu eder. Düşman helakini ister. Mürai herkesin fikrine ayak uydurur. Korkak görüşünden kaçar. Cimri mal toplamaya düşkün olduğundan görüşü yoktur. Hevasına uyan hevasının esiridir, onun emrinden çıkamaz.
Meşverette fikir beyan ederken, muhatabı hatalı kanaatlardan kurtaracak, gerekli mevzularda bilgili hale getirecek, mesuliyetini ve mükellefiyetini inkişaf ettirecek, lüzumlu mevzuları daha sıhhatli düşünebilecek, Nur külliyatındaki hizmetin gerektirdiği müeyyide ve disiplini, yani hizmet düsturlarını daha iyi hissedebilecek, icra edeceği hizmetin ehemmiyetini daha iyi anlayabilecek bir Üslup takip edilmelidir. Fikir beyan ederken muhteva ve niyet bu istikamette olmalıdır.
Şûrâyı teşkil eden heyet ihtiyaç hâsıl olunca veya periyodik belirli bir zaman dilimi içinde biraraya gelir ve problemleri çözüp, plân ve projeleri nihâî duruma getirecekleri âna kadar da çalışmasını sürdürür.
Meşveretin gerektirdiği disipline, kaidelere ve esaslara tabi olmak, şahsi alışkanlıklarımızı bu cihetlerle terbiye etmesini bilmek çok önemlidir.
 
Üstad-ı Necibimizin: "Aziz kardeşlerim! Evvel ahir tavsiyemiz, tesanüdünüzü muhafaza, enaniyet, benlik ve rekabetten tehaffuz, itidal-i dem ..." gibi kutsi ikazları, menba-ı saadetimiz olan meşveretlerde en büyük şiarımız olmalıdır.
İstişare esnasında her ne olursa olsun kızmamak, fikir ve şahıslara sükûnetle yaklaşmak şarttır.
 
Fikrin izharında hissiyattan, enaniyetten, peşin hükümden tecerrüt
edip, Rıza-yi Bari'yi asıl gaye ittihaz ederek Nur'un nazikâne, nezihane, kavl-i leyyin mesleği, ihlâs ve uhuvvet düsturları, sözlerimize, mizaç ve hareketlerimize hâkim olmalıdır.
Meşveret hey’eti, Cemaatimizin şahs-ı manevisini temsil eden bir heyet olup, hizmetimize taalük eden her türlü meselelerin hal mercii olarak kabul edilmeli ve heyetten çıkan karar ve tavsiyeler bir emir telakki edilerek itaat edilmesi hususu ibadet kabul edilmelidir.
Cemaatin ve hizmetin inkişafına mütenasiben, ister fikir istihsal edilirken ve isterse taksim-i a'mal ile tavzifat yapılırken, ehl-i hizmet kardeşlerin ihtisas sahaları mutlaka nazar-ı itibara alınmalı ve bunun takibine gidilmeli.
Meşveretlerde, hizmeti sebkat eden kardeşlerimiz evvelen vazifelidirler. Yenilerde, sonradan kabiliyetlerine göre istişare heyetine dâhil edilebilirler. Kabiliyetlerin inkişafı için yenilere vazife ve mes’uliyet yüklemek, onlara saha açmak dahi düstur ittihaz edilmelidir.
İstişare heyetinde bulunan bir kardeşimiz, bunu imtiyaz vesilesi kabul etmemelidir. Bu bir hizmetkârlıktır. Kardeşlerimiz de Nur’dan aldıkları derslere binaen buna müdriktirler.
İstişarelerde müşavir olmalıyız. Fikir beyan etmekten çekinmemeliyiz. Meşveret-i şer’ iyye bunu iktiza eder. Bunun yanında kendimizi merci zannedip her mevzuya cevap vermek zorunda olmadığımızı bilmeliyiz.
 
Fikir beyan etmekte, Nur’ların kazandırdığı terbiye hudutlarına riayetle, kavli-leyyin ile edep ve nezaket kaideleri içinde hareket edilmelidir.
Meşverete gelirken daha faideli neticelerin hâsıl olması için, fikri hazırlık içinde bulunmakta fayda vardır.
Meşverette mevzular görüşülürken Nur’lardaki alakalı yerlerin okunması prensip ittihaz edilmelidir.
 
Nur’un meslek ve meşrebiyle alakalı meselelere ehemmiyetle atf-ı nazar edilmesi lazımdır.
İstişarelerde, Peygamber Efendimiz (a.s.v)  uhud meşveretlerinden anlaşılacağı üzere beyan ettiğimiz fikrin veya görüşün mutlaka meşverette bulunanlar tarafından benimsenmesi hususunda ısrarlı olmamalıyız. Bu noktada hisli davranmak fitne alameti sayılmıştır.
 
Bir fikri, bir kanaati asla ısrarla kabul ettirme cihetine gitmemelidir. Sadece kanaat veya fikrin mahiyet ve sebepleri hakkında gerekli bilgiyi vermekle iktifa etmek gerekir. Yani, akla kapı açıp, ihtiyarı elden almayacak bir üslup takip etmek gerekir.
Acele kanaat edinme ve hüküm vermekten kaçınmak gerekir.
 
Fikir beyan etmekte cemaatin umumi durumu nazara alınmalı, faydalı olsa dahi bir fikir cemaatin bünyesine uygun değilse huzursuzluğa vesile olabilir. Cemaatin maddeten gücünü aşan, hadd-i zatında güzel ve faideli teşebbüslerin tavsiye edilmesi gibi…
 
Üstadımızın “Bizim en büyük nokta-i istinadımız vahdet ve tesanüddür.’’sözleri göz önünde bulundurularak, cemaatin Tesanüdünün muhafazası esas alınmalıdır.
Fikre muhalefeti, fikir sahibine muhalefet şeklinde telakki etmemek gerektir.
Şahıs ve şahıslar hakkında kişisel aleyhtarlıktan kaçınmalı ayrıca muhatapların fikir seviyesinde konuşulmalıdır.
Fikir beyan ederken muhataplarını rahatsız etmemeye gayret sarf etmek, onları rencide edici konuşmalardan azami ölçüde sakınmak lazımdır. Kişi fikrini açıklarken daima gayeyi, hizmeti Nuriye’yi yani Nur talebelerini nazara vererek konuşmalıdır.
Müzakere edilen her mevzudaki esas ve teferruatı birbirinden ayırmak lazımdır. Dikkat ve gayret esasa teksif edilmelidir.
Farklı kanaat sahibi kimseleri, kanaatlerini ve kanaatlerinin gerekçelerini iyice anlayıncaya kadar sabırla dinlemek gerekir.
İstişarede; itham, tenkid ve aleyhtar konuşma vaki olursa, böylesi kimselere karşı neticeleri göstererek, mukabelede bulunmamak gerekir.
 
Nur düsturlarındaki nezaket ölçüleri dâhilinde kısa ve öz cevaplarla iktifa etmek yeterlidir. Şahsa ve fikirlerine değer verildiğini ihsas edici davranışlar, muhabbeti ve istişarenin selametini arttırır.
İstişaresi mümkün olan bir meselenin istiharesi olmaz. İstişare, İstihareden önce gelir. Ehli hakikat rüya ile amel etmez. Hayalatlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkiki bir surette mevzubahs etmek tahkik mesleğine muvafık gelmez.
İstişareye iştirak edenlerin nokta-i nazarları açıkça ifade edildiğinden, kalplerdeki sermaye-i şeytan olan peşin hükümler bertaraf edilir ve kalblerin birbirine ısınmasına zemin hazırlanmış olur. Birbirine sıla-i rahim temin edilmiş olur. Şahs-ı manevinin önü açılmış olur.
Yapılacak istişarelerin adabına uygun gerçekleşebilmesi için, Meşveret heyetinin bir ferdi idareci olarak vazifelendirilir. İdareci, meşveret oturumunu adilane ve sükûnetle yönetmekle birlikte, neticede alınan kararları da yazmakla mükelleftir.
Haklı şura ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden üç elif (111) olduğu gibi, üç adam yüz adam kadar millete faide verebilir.
Üstadımızın bu beyanına göre meşveretin bir hikmeti, vücudunun da ihlâs ve tesanüdü temin ve muhafaza olduğu hakikatı daima nazara alınmalı.
Meşveret heyetinde bulunanlar, mücbir bir sebep olmadıkça meşverete
gelmeli, müzakereleri sonuna kadar takip etmelidir.
İçtihad(Meşveret manasında) eden hakkı bulsa, iki sevap var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevap alır.
Mâdem sırf lillâh için ve İslâmiyetin menâfii için içtihad edilmiş, meşveret heyetini oluşturan fertler Hatalarından ma’zûrdur, azaba müstehak değiller.
Elhasıl; Meşveret mes’elesinin tezekkür edilmesinde:
           
İlk şart: Tecerrüddür. Yani, bir mesele müzakere edilirken enaniyetten, hissiyattan, tarafgirlikten, peşin hükümden, ferdiyet ve şahsiyetçilikten sıyrılmaktır.
İkinci şart: Allah (C.C) için safiyet ve ihlâs ile hak namına, hakikati akla tespit ve teslim ettirmektir.
           
Meseleleri değerlendirmede merhaleler; evvela esasları kavramak ve belirlemek, sonra tahlil ve tasnif etmek, sonucu mukayese ve muhakeme ile gitmektir.
           
Hedef, hadiseleri değerlendirmektir. Mantık ve muhakeme disiplini altında insaf ve hakperestlik ile meseleleri elemektir. Bunun içinde, hakikat-ı hale nüfuz etmek şarttır.
Üçüncü şart: Ekseriyetin görüş birliğine vardığı fikri paylaşmaktır. Meşveretten süzülen fikri esas almaktır. O havuzda erimek ‘’Nahnü’’ manasını kabullenmektir.
           
Dördüncü şart: Meşveret neticesi ortaya çıkan görüşü hassasiyetle yaşamaktır, devam ettirmektir. Böylece cemaatin tensibine görüş ve düşüncelerine ayine olmaktır. Müşavere neticesinde ortaya çıkan görüşün tesirini kıracak her türlü ahval ve hissiyattan şiddetle kaçınmak, titizlikle bu fikrin devamına azami gayret göstermektir.

Bu haber : 3109 kez izlenmiştir
7. GELENEKSEL RİSALE-İ NUR OKUMA YARIŞMASI BAŞVURULARI BAŞLADI !!!
Bu sayfa : 300838 kez ziyaret edilmiştir.
Bu sayfa : 300860 kez ziyaret edilmiştir.
Bu sayfa : 56734 kez ziyaret edilmiştir.
Bu sayfa : 308169 kez ziyaret edilmiştir.

Bu sayfa : 944707 kez ziyaret edilmiştir.